Category: Gazete (page 1 of 2)

Zizek’e tepkiler

Haftasonunda, Radikal gazetesi iki parçadan oluşan bir Slavoj Zizek söyleşisi yayınladı. Radikal Kitap’ta kitap eleştirilerinden tanıdığımız ve de en son Zizek’in Ahir Zamanlarda Yaşarken adlı kitabını inceleyen Kaya Genç, Slovenya’daki evinde Zizek’le görüşmüş.
Birinci bölüm:
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetayV3&ArticleID=1064971&Date=04.10.2011&CategoryID=82
İkinci bölüm:
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetayV3&ArticleID=1065048&Date=04.10.2011&CategoryID=81

Söyleşiye iki farklı tepki var, ilki şimdiden internette çok ses getiren, bir noktaya kadar katıldığım Nuray Mert’in:
http://gundem.milliyet.com.tr/zizek-in-yeni-oryantalizmi-/gundem/gundemyazardetay/04.10.2011/1446320/default.htm

Diğeri de, “biz size demiştik, gavur söylemeden inanmıyorsunuz” minvalindeki Yusuf Kaplan’ın tepkisi:
http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?t=02.10.2011&y=YusufKaplan

Tabii bütün bu tartışmada Zizek’in Türkiye üzerine daha önceden ne dediğinin, özellikle de son iki kitabında, belirtilmemesi ilginç ama pek şaşırtıcı değil. Üşenmezsem bir ara ben eklerim.

Hrant Dink Caddesi?

Ölünen/öldürülen yerde “yaşatılacak” olmak fikrini ilk başta yadırgıyorsam bile, tarihyazımına ciddi bir muhalefet getireceği için bile dikkate değer. Bahsettiğim şu, Sevan Nişanyan’ın iki haziran tarihli yazısında getirdiği bir öneri bu – Halaskârgazi Caddesi’nin adının Hrant Dink Caddesi olarak değiştirilmesi.

Şişli Caddesi’nin isminin Halaskârgazi Caddesi’ne dönüşümü bir istisnâ olmaktan uzak ve kesintisiz olarak Atatürk’le ilintili. Yazıda da belirtildiği gibi, ünvanlar konusu biraz şaşırtıcı; Halaskâr Gâzi Mustafa Kemal Atatürk’ün sadece ortadaki ismiyle doğmuş olması düşündürücü, eklemlenmeleri yönüne bakınca da bir eklektizm iyice belirginleşiyor gibi, Nişanyan’ın da belirttiği gibi ikili referans dikkat çekiyor (hele hele gâzi kelimesinin gâza kelimesiyle ilişkisini öğrendikten sonra [1]). Bir de Atatürk’ün soyadı kanunu çıktıktan sonra Öz olarak soyadını alması ancak beş ay sonra TBMM’nin kendisine Atatürk soyadının verildiğini not düşmek gerek [2]. Bu konuyu kapatmadan iki şey söylemem sanırım yerinde olur, ilk olarak eklektizm vs. genel olarak yaptığım bir eleştiriden çok bir tespit, bu dönemin genel çerçevesiyle ilgili; ikinci olarak ben Atatürk’ten nefret eden biri değilim, mesela Sevan Nişanyan’ın aksine, gene ilk noktayla bağlı olarak Atatürk soyadı da gene o kavramsal-tarihsel çerçeve içerisinde bir anlama sahip, çıkıp Hasan Mezarcılık yapmıyorum. Sadece Atatürk soyadı ve Türk Tarih Tezi ne kadar örtüşüyor bunu bir düşünmek gerek, özellikle Türk Tarih Tezi’nin Soyadı Kanunu’ndan önce çıktığını düşününce, yani nasıl oluyor da zamanın başından beri var olan Türklerin “ata”sı şimdiki zamanda var; gene bu bağlamda Öz soyadı da gene aynı yere işaret ediyor[3].

Son olarak “yer değiştirmeler” konusuna geri dönersek böyle bir değişimin olabileceğini asla kafamda canlandıramıyorum, hele ki civâr semtler Cumhuriyet sonrası derin bir yeniden isimlendirme operasyonuna uğramışken (Tatavla-Kurtuluş ve etraf sokak isimleri mesela[4]), gâlip psikolojisine aykırı (buradan Özlem’le yaşadığımız “seviyeli ve sıcak” Fetih-İstilâ tartışmasını, hayır ben Fetih kelimesini savundum, saygıyla anıyorum).

***

[1]Redhouse sözlüğünün 1968 baskısında gâzi kelimesi şöyle aktarılmış “1. one who fights on behalf of Islam, champion of Islam; hist. frontier raider into a non-Muslim country [bu anlamıyla Halil Berktay’ın geçen gün Bardakçı tarafından yerin dibine sokulan “Türkler İstiklâl Harbi’nde Anadolu’yu yeniden fethettiler tezi belli bir anlam içeriyor] 2. ghazi (title given to generals for outstanding exploits) w. cap. Atatürk. 3. war weteran. 4. hist. Ottoman gold coin of 20 piasters.

[2]

Kanun Numarası : 2587
Kabul Tarihi : 24/11/1934
Yayımlandığı RGazete : Tarih: 27/11/1934, Sayı: 2865
Yayımlandığı Düstur : Tertip: 3, Cilt: 16, Sayfa: 4

Madde 1- KEMAL öz adlı Cümhur Reisimize ATATÜRK soy adı verilmiştir

Madde 2- Bu kanun neşri tarihinden muteberdir

Madde 3- Bu kanun Büyük Millet Meclisi tarafından icra olunur

[3] Murat Belge’nin son kitabı Genesis’te “essentialism” konusu pek derinlenilmesine olmasa bile incelenmekte.

[4] Haritalar için:

1841’den – http://www.geographicus.com/Merchant2/graphics/00000001/Istanbul-sduk-1841.html

1882’den – http://www.lib.uchicago.edu/e/su/maps/asian-cities/G7434-I8-1882-S86.html

1889’dan – http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/3/35/Istanbul_PU889.jpg

Belirtmekte fayda, ben de çok detaylı bilmiyorum ama, bir çok kelime zamanla belli fonetik kalıplara uyarak Türkçeleşmiş olabilir.

Kemal Kılıçdaroğlu vs Melih Gökçek – FIGHT!

Bir iki ay önce Amerikan Başkanlığı seçimleri çerçevesinde canlı canlı izlediğim kapışmaların bizim medya tarafından da işlenilmeye başlanılması tatlı bir sürpriz. Esasında zaten açık oturum türevi şeyler çok uzun zamandır ekranlarda, ama iki tartışmada da ortaya çıkan ideolojik görüşlerin çarpıştırılmasından ziyade kayıtlarla, belgelerle ve somut referanslarla konunun işlenişi. İzlediğim yabancı seçim tartışmalarından ayrıldığı nokta ise bizimkilerin gerçekten çok daha kıran kırana olması, laf sokmanın ötesinde zaman zaman neredeyse küfüre kayması. Kemal Kılıçdaroğlu iki tartışmaların ikisinde de, ilki Dengir Mir Mehmet Fırat, oluşu ve tartışmalarda iki tarafında birbirine konumlandırışı nedeniyle bana bir Street Fighter bir Mortal Kombat oyunlarından fırlamış bir dövüşçüyü anımsatmadı değil.

Bu jeton delisi oyunların hikaye modunda sırayla türlü türlü dövüşçülerle savaşılır ta ki en büyük dövüşçüye sıra gelene kadar, bu Recep Tayyip Erdoğan mı olur, Deniz Baykal mı yoksa Süleyman Demirel gibi eski bir sensei mi onu tahmin edemiyorum – heyecanlı nokta da bu, ama Kılıçdaroğlu’nun bu kadarla yetineceğini düşünmek zor, altın kemeri takmadan duracağını düşünmüyorum.

Bu dövüş ise bence Melih Gökçek ve Emin Çölaşan’ın kapışmasından daha iyi değildi ama karşılaştırılabilirler mi bilemeyeceğim, ne de olsa o tartışma yukarıda tanımını yapmaya çalıştığım tartışmalara tam uymuyordu.

Benim için Kemal Kılıçdaroğlu’nun tam olarak yendiğini söylemek zor, bir kere gerçekten de ilk andan çıkarması gereken 168 avroluk faturayı hiçbir zaman göstermedi, hep “sonra sonra”, “gelecek gelecek merak etme” yaptı. Benim için bir tatsız nokta da Kılıçdaroğlu’nun dosyasının isminin “İ. Melih Gökçek” olmasıydı. Bilmeyenler için, bu Emin Çölaşan’ın Melih Gökçek’e hitap şekli(ydi). Yıllarca “Türk basınının Amiral Gemisi” Hürriyet’te bu bayağı “espriyi” yapıp durdu.

Benim için de bu Emin Çölaşan’da sevmediğim her şeyi sembolize eden bir tavır, kendisinin eşcinselliği tuhaf ve kötü bir şey olarak gördüğünü ima etmesine de gene son kitabında, Her Kuşun Eti Yenmez, rastladım: Katıldığı bir davette Barbaros Şansal’la karşılaşmasını tuhaf biri olduğunu, cinsel eğiliminin farklı olduğunun aşikar olduğunu ama çok geçmeden ne kadar büyük bir aydın olduğunu anlayacağını söylüyor; aydın olmasını anlayışı da Barbaros Şansal’ın ortamda bulunan Sema Doğan ve tayfasına “sizi de biz, halk, kovacağız” minvalinden bir şeyler söylemesinden kaynaklanıyor. Kitap tam bir rezalet ya, oraya hiç girmemek lazım, kovulduktan bu yana geçen yılda ah nasıl sevildiğini, nasıl işsiz bir gazeteci olmasına rağmen sürekli en sevilen, en çok okunan gazeteci seçildiğini, Dinç Bilgin ve zamanında çok büyük bir tartışma içine girdiği Fatih Altaylı ile yaptığı yeni çıkacak gazete görüşmelerini falan anlattığı boş bir kitap, bolca tekrar ve bold karakter içeriyor (ha bu arada belirtmeden duramayacağım kendisinin Aydın Doğan ve Recep Tayyip Erdoğan hakkında söylediği nasıl olsa barışırlar laflarını Fatih Altaylı vesilesiyle kendisine de gönderiyorum buradan bir ton amatör şiir eşliğinde).

Kemal Kılıçdaroğlu bunların dışında da gene bu dövüş oyunlarında “taunt” diye tabir edilen hareketten yaptı, bu oyunlarda bir tuşa basınca karakter ne defans ne de atak yapar, yaptığı tek rakip oyuncuya caka satmak denilebilecek bir hareket yapmaktır: eliyle çağırır, arkasını döner vs. Kılıçdaroğlu’nun taunt’u ise gülmek, ya da sırıtmak, ve de “olur, tartışalım” demekti.

Melih Gökçek’e gelecek olursak, kendisi her zamanki gibi gene Melih Gökçek’ti, konuşmanın hemen başında daha bismillah demeden, içinden dediyse bilemiyorum, olayı şeref düzlemine çekmeye çalıştı; yolsuzluk şeresizlikse, yolsuzluk iftirası da şeresizliktir diyerek ilk kombosunu yaptı. Sonra Kemal Kılıçdaroğlu’nun billboard şakasına ise direk “başka konu konuşturmam!!!” diyerek mega süper defans yaptı, ki başka konuların feriştahını kendisi konuştu, o da muhtemelen programın en çirkin en rezil en utanç verici anıydı. Kendisi uzun uzun ardarda sayısız suçlama okudu, Kılıçdaroğlu’ndan başlayıp Murat Karayalçın ve diğer kişileri suçlar nitelikte, görünürde belgeye dayanmayan sayısız iddiayı ortaya attı. İşin kötü yanı, Karayalçın’a defalarca yüklendi kimi noktalardan, kendi dedikleriyle çelişmesine rağmen, ve şu an seçim rakibi olacak gibi gözüken birine bu yaptığı affedilebilir bir şey olmaktan çok uzaktı.

Uğur Dündar ise yılın tartışması olarak lanse ettiği tartışmayı yönetmekten uzaktı, bir kere Kemal Kılıçdaroğlu da gayet arada laf attı, “kaçamazsın, seni mahfedeceğimsss” tribinde şeyler de duyduk.  Bir öğretmen edasıyla yönettiği tartışmayı da adeta madem sessiz duramıyorsanız o zaman kitap okuma saatini kaldırıyorum çocuklar edasıyla bitirdi; ki ben kendisinde o hakkın bulunduğunu düşünmüyorum. Kılıçdaroğlu’na sevimli bakışının nedeninin ise Gökçek’in antipatikliği olduğunu düşünsem de, Gökçek’e ikide bir “Bakın Kılıçdaroğlu nasıl uslu uslu dinledi” demesi Kılıçdaroğlu’nun da öğretmenin sevdiği, örnek gösterdiği öğrenci rolüne yatması gerçekten komik anlardı.

Sonuç paragrafına yazacak bir şey bulamıyorum, tarz olarak ekranda gördüğüm üç kişiye de kesinlikle sempati duyamadığımı söylemem yeterli olur herhalde. Bir yolsuzluk varsa, üstüne gittiği için Kemal Kılıçdaroğlu’nu kutluyorum ama söylemini beğenmem mümkün değil.

günün köpüğü II

Türkiye Birleşmiş Milletler’de Güvenlik Konseyine girmiş [1] & [2].

***

Simin’in bana ucundan azıcık çevireceğini söyleyip çevirmediği Jonathan Littell yazısı, Le Mondé‘un tarihindeki en uzun yazıymış diye okumuştum, neyse ki Die Zeit tarafından çevirilip 16 Ekim sayısının Dossier eki olarak basılmış, bir kaç saat önce baktığımda yoktu (ya da ben bulamadım), ama 10 ytl’mle ne yapabilirim diye merak eden varsa üzerine 75 kuruş ekleyip Die Zeit alsın derim, o kadar güzel olmuş bu sayısı. Paracıklarımız uçuyor diye unuttuğumuz Gürcistan üzerine inanılmaz bir yazı; zamanda geriye gidince ise bu sefer Rusya üzerine bir yazıya rastlıyoruz. Biraz karıştırırsak İsrail ve Filistin üzerine de (zehir zemberek) bir şeyler de bulmak mümkün.

“Jonathan Littell kim lan, ne alaka?” diyenler için kendisi en merak ettiğim kitabın yazarı oluyor efendim. Jonathan, ya da muhtemelen arkadaşlarının onu çağırdığı adıyla John, Sci-Fi kitapları yazan bir babaya sahip, New York doğumlu fakat çocukluğunda ailesiyle beraber Paris’e göçmüş sonra da Yale’da edebiyat okumuş bir beyefendi (kendisinin kökenleri ise Rusya’ya dayanmakta; zamanında -1880’ler- çarın ölümü nedeniyle yükselen anti-semitizm dalgasından kaçıp ABD’ye gelmiş ailesi). Kendisi de ilk bilim-kurgu kitabını yazdıktan yıllar sonra ikinci kitabını Fransızca olarak, Les Bienveillantes (kitabın ismi Yunan mitolojisindeki Erinyes’e gönderme imiş; ben kendilerini Neil Gaiman’ın Sandman’i sağolsun The Kindly Ones olarak tanıyordum – ki esasında İngilizce çevirisi de böyle çıkıyor; bahar 2009’da), yayımlıyor. Kitap kısaca, II. Dünya Savaşı sonrası hatıralar denizine dalıp çıkan, direkt olarak Yahudi soykırımında yer almış eşcinsel bir Nazi Subayının hakkında. Kitap çıktığı yıl Fransız Akademisi ve Goncourt ödüllerini kazanıp, esasında çifte vatandaşlık vermeyen Fransa’ya bile Fransızca’ya yaptığı üstün hizmetlerden dolayı bir vatandaşlık verdirtiyor (mutlu son).

Sırasıyla, Alman basınını en güzelinden irdeleyen, Sign and Sight‘tan kitabın Almanca çevirisi ve yarattığı etki üzerine iki yazı;sıfır & bir & ‘ki.

***

Christopher Doyle kontrolünden geçmiş bir Criterion Collection Chungking Express blu-ray‘i. Para ve ardından blu-ray oynatabilmesinden dolayı bir playstation 3 ve de güzelinden bir ekran istemek düşüyor bana da.

***

Gene edebiyat: Frankfurt Kitap Fuarı’na resmen çıkartma yapılmış durumda.Fuar üzerine de bir çok şey yazılıp çiziliyor. Bu yazıyı da her gün güncelliyor olacağım yeni yazılar karşıma çıktıkça, kısa veya kötü bulduğum yazıları, mesela International Herald Tribune ve Guardian‘ın kısa kısa Orhan Pamuk’un nasıl baskıcı sistem karşıtı konuştuğuna değinmelerine ben yer vermeyeceğim.

Çok güzel bir arka plan yazısı ile başlayalım:
http://www.signandsight.com/features/1776.html

Genel itibariyle Die Zeit‘ın fuar üzerine yazdıklarını bu adresten takip etmek mümkün, ama ben arşiv amacıyla teker teker de yazacağım.

Murathan Mungan ve Çador üzerine:

http://www.zeit.de/2008/43/L-Mungan

http://www.zeit.de/online/2008/42/unser-istanbul

http://www.zeit.de/2008/43/L-Pamuk

Çok sayıda NZZ yazısı, özellikle farklılık ve kültürel çeşitlilik odaklı yazılar:

http://www.nzz.ch/nachrichten/kultur/literatur_und_kunst/auf_dem_weg_zur_offenen_gesellschaft_1.1085002.html

http://www.nzz.ch/nachrichten/kultur/literatur_und_kunst/die_fremden_im_land_1.1085011.html

http://www.nzz.ch/nachrichten/kultur/literatur_und_kunst/diversitaet_als_programm_1.1085071.html

http://www.nzz.ch/nachrichten/kultur/literatur_und_kunst/diversitaet__ein_reichtum_der_angst_macht_1.1084993.html

http://www.nzz.ch/nachrichten/kultur/literatur_und_kunst/das_patriarchat_entlaesst_seine_toechter_1.1085057.html

http://www.nzz.ch/nachrichten/kultur/literatur_und_kunst/emigration_in_die_deutsche_sprache_1.1085005.html

http://www.nzz.ch/nachrichten/kultur/literatur_und_kunst/auf_dem_weg_zur_offenen_gesellschaft_1.1085002.html

http://www.nzz.ch/nachrichten/kultur/literatur_und_kunst/aus_der_tuerkei_schreiben_1.1085001.html

Perihan Mağden’den inciler:

http://afp.google.com/article/ALeqM5ibAAEsYERYJqDdirtiSaXQh3FyOg

Eurozine ise fuar şerefine Varlık’tan yazılar yayımlıyor:

http://www.eurozine.com/articles/2008-10-16-newsitem-en.html

2008 – Eisner

Eisner ödülleri, ya da gazeteci üslubuyla ifade edecek olursak “Çizgi Roman dünyasının Oscarları kabul edilen” Eisner ödülleri (ismini türe, hatta rahatlıkla diyebilirim ki bu sanata, kattıklarından dolayı Will Eisner’dan alan) verilmiş.

Beni mutlu eden başlıca ödüller şunlar oldu: geçtiğimiz aylarda süper bir finalle biten Y: The Last Man devam eden en iyi seri dalında (en büyük ödül bu oluyor, Dc’nin daha yetişkinlere yönelik Vertigo “imprint”inden çıkan bir çizgi roman için çok iyi tabi), Eric Powell The Goon ile gene en iyi mizah yazarı/çizeri ve The Goon’‘un özel bir sayısı olan Chinatown ile de (çevirmesi çok kasar) “Best Painter or Multimedia Artist (interior art)” ödüllerini, detay, incelik ve titizlik manyağı Chris Ware Acme Novelty Library’ nin 18. sayısıyla (daha eski sayılardan biri olan Jimmy Corrigan’a bir şekilde bakılması kesinkes gerek) en iyi yazar/çizer ödülünü almışlar.

En güzeli ise Ghost World adlı süper filmin, esinlendiği aynı adlı çizgi romanın, buradan çok iyi bir eleştirisini okuyabilirsiniz, yazarı/çizeri Daniel Clowes’un The New York Times Magazine‘de yayınlanmış kısa öyküsü aynı dalda en iyi ödülünü almış. Çizgi romanı The New York Times adresinden indirebilir ya da online olarak okuyabilirsiniz:

http://www.nytimes.com/2008/02/16/magazine/funnypagesClowes.html

Ayrıca gene farklı iki ödül kazanmış iki farklı çizgi romanı da şu adreslerden okuyabilirsiniz, ilki Buffy’nin yazarı/yaratıcı Joss Whedon’dan:

http://www.myspace.com/darkhorsepresents?issuenum=1&storynum=2

http://pbfcomics.com/

iyi okumalar!

Er-Man

Erman Bey bu hafta da döktürüyor ki ne döktürüyor, ufak bir demet, tatlı bir potpuri:

“Bu entel-dantel öğretim görevlileri de sus-puslar. Bu kanuna tavır koymuyorlar. Devamlı tokat yiyorlar. Demek ki hoşlarına gidiyor.”

“Bu üst geçitlerin altındaki görüntüleri gördükten sonra aklıma şu geldi. AIDS’li bir kadınla yatan Temel’e sormuşlar, “Korkmuyor musun?” diye. “Biz hamsi yeriz bize bişey olmaz” demiş.

En güzeli en sonda, mizojini kalesine şık bir plase vuruşuyla golünü de atıyor:

Beyler, her şeyin doğalı güzeldir. Bazı hataları olsa bile.

Israr ediyorum, suni çimde futbol oynamak, şişme kadınla seks yapmaya benzer. Şişme kadını bilmiyorum ama suni çimde top oynadım. Ama çok mecbur olduğumda. Peki, “Çok mecbur kalırsan şişme kadın kullanır mısın?” diye sorarsanız. Ben de size “Olur mu böyle şey, manyak mısınız” derim.

Er-MAn

Er-Man

bana inanmıyorsanız buyrun link dedirten link

Erman Toroğlu’nun bilinmeyen yönleri-1

Erman Toroğlu bugünkü yazısında teknik ve nispeten kendine has ukala tarzından uzak bir yazı kaleme almış; gene de ikiyüz kelimelik bir mevzuda bile “bunun başlangıcı benim hakemliğimdir” cümlesini koyamadan duramamış -sağlık olsun. Yazı kısaca, Avrupa’nın Türkiye’den Futbol gözlemciliğine dair alabileceği teknik detaylardan bahsediyor. Herşey iyi hoş da yazının sonunda, bu adamın orjinlerine dair ufak bir ipucu olabilir mi acep? İşte yepyeni bir blogun Türk medyasını sarsacak büyük habercilik başarısı:

“Avrupalı’nın da iki gözü, iki kulağı, iki burnu var, bizim de…”

« Older posts

© 2020 Belki

Theme by Anders NorenUp ↑