Category: Sinema (page 1 of 2)

David Lynch Dubbed

lynch mi tavuktan tavuk mu lynchden?

lynch mi tavuktan tavuk mu lynch'den?

Daha önceden David Lynch’in Transandantal Meditasyon üzerine lakırdılarına değinmiştim, tam burada, işleri ertelemek uğruna müzik arşivini düzenlerken de Jahtarian Dubbers isimli 12”liğe rastladım, dört şarkılık bu plağın dördüncüsünde de şu vardı, ona ek olsun:

Rootah – Holy Mount Part 2

Yamyam Şövalyeler

Uykum gelmeyince Edward Said’in Culture and Imperialism kitabına başlamam hata oldu. Hele de tarihyazımının seçiciliğinden bahsedilirken şu parantez içerisindeki kısacık pasajı görünce:

“One also recalls that only in the nineteenth century did European historians of the Crusades begin not to allude to the practice of cannibalism among the Frankish knights, even though eating human flesh is mentioned unashamedly in contemporary Crusader chronicles”

Eh bundan sonra, Død snø adında Norveçli gençler kayak tatiline gittiklerinde Nazi Zombilerle mücadeleye girmelerini anlatan leş korku filmi pek de tuhaf gelmiyor.

Susuz Yaz (Erksan, 1964)

World Cinema Foundation 2007 yılında Cannes’da temelleri atılmış, Martin Scorcese başkanlığında Fatih Akın, Fatih Akin, Guillermo Del Toro, Stephen Frears, Alejandro Gonzales Inarritu, Abbas Kiarostami, Ermanno Olmi, Walter Salles, Abderrahmane Sissako,  Wim Wenders, Wong Kar Wai gibi diğer şahane yönetmenlerin de danışma kurulunda olduğu kâr amacı gütmeyen bir kuruluş; amacı da gözden uzak kalmış filmlerin korunması ve restorasyonu. Bu yıl ki Cannes Film Festivali’nde dört tane filmin restorasyonunun tamamlandığı açıklandı, filmler ise internetten ücretsiz izlenebiliyor. Filmlerden biri de Erksan’ın 1964 yapımı filmi Susuz Yaz (aynı isimde ve de aynı öyküye dayanan, bir Necati Cumalı öyküsü, bir de Yılmaz Duru versiyonu var). Film gerçekten çok güzel, eski siyah-beyaz bir Türk filmini de cazırtılar ve sigara yanıkları olmadan izlemek de tuhaf bir his. Sakın kaçırmayın (diğer 3 film ve restorasyon aşamasındaki diğer filmler için buraya bakabilirsiniz).

Hülya Koçyiğit, Ulvi Doğan (ve de Erol Taşın karanlık aurası)

Hülya Koçyiğit, Ulvi Doğan (ve de Erol Taş'ın karanlık aurası)

http://www.theauteurs.com/films/1328

Not: Siteye üyelik gerekiyor ve de film Firefox’ta açılmayabiliyor. İyi seyirler. Beleşe yasal içerik hizmetimiz devam edecek.

Resident Evil 5’ten Kuzey Koreli iki süper doktorun maceralarına

Bu yazının çok büyük bir kısmını 22 Şubat’ta yazmışım, şimdi biraz düzeltip bir son ekleyerek yayınlıyorum.

***

Resident Evil serisiyle sanırım ilk olarak serinin üçüncüsünü arkadaşımda oynarken, ya da o oynayıp ben izlerken tanışmıştım (böyle bir oyun oynama konsepti de var(dı): izlemek ya da sözkonusu oyun bilgisayarda oynanıyor ise klavyenin uzak bir köşesine atanan silah tuşuna “bas!” komutuyla beraber basmak). Sonradan bu oyunun hastası olmuş sıra arkadaşım tarafından derslerde taciz edilecek, oyundaki en güçlü yaratık olan Nemesis’in sayıklamalarının taklitlerine maruz kalacaktım (“Starssss” aklımdan hiç çıkmayanı oldu, Aras seni gene saygıyla anıyorum). Seri kısaca, diğer zombi filmleri, kitapları vs. gibi insandan zombiye terfi eden yaratıklara karşı savaşan kahramanların (her oyunda farklı olmasalar bile birden fazla) amansız mücadelesini anlatıyordu. Seri, Street Fighter’dan tanınan Japon oyun üretici Capcom tarafından yapılmıştı ve her Capcom oyunu gibi serideki her oyun rezil seslendirmeler ve iğrenç ötesi bir senaryoya sahipti. Sonradan seri bir üçleme halinde filme çekildi, başrolde Milla Jovovich ve onun kocası Paul W.S. Anderson yönetmen olmak üzere, sinir bozucu bir isim benzerliği;  There Will Be Blood Paul Thomas Anderson ile bir alakası yok. Her film bir öncekinden daha kötüydü. Hele üçüncü film artık tür karmaşası olarak izlenesi bir güzel film, Matrix Revolutions’daki (o da az tırt bir film değildi) Neo vari güçlere kavuşmuş Milla türlü türlü osuruktan pseudo-scientific güçleriyle bullet-time’da hüzün bekçisi bakışlarıyla kah sürgünde kah zombi kafası kopartırken görülebilir.

Oyunlara geri dönecek olursak, ben adam gibi ilk olarak Resident Evil 4 oynadım. RE4 kaçırılan Amerikan Başkanı’nın kızının peşinden İspanya taraflarına gönderilen bir Amerikan ajanınına odaklanan bir hikaye sahipti. Şu ana kadar söylememiş olduğum önemli bir öğesi var bu oyunların, o da oyunların sırtını aksiyondan ziyade daha çok korku temasına dayamış olduğu. Bu oyunlarda karşınıza tek tük mermi çıkar, genelde asla tam olarak iyileşmenizi mümkün kılmayacak kadar az ilk yardım pakedi çıkar, karakteriniz süper hızlı koşup, çok iyi nişan alamaz, belirli sayıda silah taşıyabilir, her yeri göremez, kafası çok hızlı dönmez vs. yani bir bakıma oyun yapısı gereği sınırlı, sınırlandırıcıdır belki de gerilimi yaratan his de budur. Fakat RE4 yeni bir korku mekaniği tanıtmış oldu seriye, o da bu sefer düşman rolünde zombi görünümlü olmayan, İspanyol köylüleriydi, elbette ki bunlar da bir virüs yüzünden bilinçlerini kaybedip sonra da yavaş yavaş zombileşecekler [alegorik okuma ise kaçınılmaz, dünyanın uzak bir köşesindeki çiftçiler/köylüler çok uluslu kâr dışında başka bir şey gütmeyen bir şirketin elinde esir olup kendilerini bile değil beyinlerini yıkayamış olan sistemi ayakta tutmak dışında bir şey düşünemeyecek hale geliyorlar, hmm, kapitalizm?]. Bildiğim kadarıyla RE4 konusu ve konusunu ele alış itibariyle eleştiri almadı. Zombiden çok insana benzeyen zombiler bir “yenilik” ve “gerçekçilik” unsuru olarak övüldüler. Re4’teki Katolik Hristiyanlığı ve gizli Hristiyan tarikatları, Opus Dei, vs. andıran öğeler ise hiç eleştiri görmeden muhtemelen daha sağlam ve korkutucu bir atmosfer yarattıkları gerekçesiyle de sevildiler, kuşkusuz Amerikan dolarının üzerindeki İlluminati gözü, Da Vinci Code gibi saçmalıkların da etkisi oldu.

Şimdi ise kazanlar kaynıyor. Yakın bir zaman içerisinde serinin beşinci oyunu çıktı, adı pek yaratıcı değil: Resident Evil 5. Yukarıda bir önceki oyuna uzun değinmemin nedeni bir karşılaştırma için zemin hazırlayabilmekti; bu defa mekan İspanya’dan Afrika’da hayali, kurgusal bir ülkeye, Kijuju, taşınmış,; kurgusal olmasını özellikle vurgulamak istiyorum- sonra değineceğim. Oyunun sadece demosunu oynamaya fırsat bulabildim, şu sıralar pek vaktim olmadığı için de bir süre oynayabileceğimi sanmıyorum. Her ne kadar oyunu tümüyle bitirmeden oynamış olsam da çok açık bir kaç nokta var: bir tür virüs yüzünden  başkalaşım geçirip zombi gibi gözüken, fakat hastalığın ileri boyutlarında iyice tuhaflaşan siyahî Afrikalılar ve onları kurtarmak için onları öldüren bir beyaz Amerikalı. Bu virüsü yayanlar da, yani yüzlerce güçsüz siyahîyi öldürdükten sonra bölüm sonu canavarı olarak çıkanlar ise elbette diğer beyaz Amerikalılar.

İlk olarak  Wikipedia’ya bakınca oyundaki düşmanların adı olan majini kelimesinin Swahili dilinde kötü ruh anlamına geldiğini gördüm [1]. Swahili dili oyunun geçtiği ülke olan Kijuju’nun olası coğrafyasını biraz daraltıyor, Swahili Kenya, Uganda ve Tanzanya’nın resmi dillerinden biri ve de demografik dağınıklık nedeniyle de, belirtmeme gerek var mı bu dağılma keyfiyetten çok uzak, mülteci popülasyonların sonucu, Orta-Batı Afrika’nın çoğunda konuşuluyor : Burundi, Mozambik, Somali, Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Rwanda diğer belirtilen ülkeler.

Yukarıdaki vidyoyu bir çok vidyo arasından özellikle seçtim, izledikten sonra elbette megafonla bağıran ve sonra hep birlikte saldırıya geçen Afrikalılar dikkatinizi çekmiştir [2].  İzlediyseniz eğer bu son yıllarda Afrika’da geçen filmlerden fazlasıyla alışıkdık bir görüntü, sıralayacak olursam son yıllarda Afrika’da geçen ana-akım filmlerden izlediklerim The Constant Gardener, Blood Diamond, Hotel Rwanda, The Last King of Scotland , Black Hawn Down, Hunting my Husband’s Killers, Shooting Dogs, Tears of the Sun, The Interpreter ve de 24 dizisinin TV filmi ve de son sezonu olan yedinci sezonu (ve hatta Lost’ta bile Mr. Eko vasıtasıyla Nijerya ve çizgi roman evreninden Black Panther’ın kralı olduğu Wakanda, ki bu da henüz gösterime girmemiş olan Wolverine filminde geçiyor) . Hepsi ya soykırıma varan düzeylerde  kollektif bir şiddet (ve bunun uzantısı olarak çocuk askerler), silah, elmas ve uyuşturuc kaçakçılığı, ya da Constant Gardener örneğinde görülebileceği üzere bir epidemik olan AIDS üzerine (bu yüzden RE5’in fazlasıyla bu filmik evrenden beslenip onun içinde yer aldığını  söyleyebiliriz).

Yukarıda vurguladığım kurmaca ülke teması [3] ise son saydığım filmlerde de var, The Interpreter Matobo isimli bir ülkede, 24 ise Sangala’da geçiyor ama iktidardan darbeyle devrilen başbakanın adı da Matobo, ilginç. Matobo ülkesinde konuşulan Ku dili gene Swahili dilinden beslenmekte, Sangala ise hem Burundi’de bir balığın adı hem de Gabon’da bir şehir. Sonuç olarak özellikle Swahili referanslarıyla belirginleşen bir gönderme var, ülkeler her ne kadar hayali olsalar da çok belirgin olarak belli bir coğrafi ve politik bağlamlara işaret ediyorlar. Uzun uzun bu kadar şeyi aslında sadece ufacık bir şeyi söyleyebilmek için yazdım: bir ülke kurgulama eylemi esasında basit ve masum gözükürken esasında bir yandan yaratıcı özgürlük sağlarken bir yandan da yaratıcı sorumluluktan kurtulmak oluyor. Gene referansların hayalî düzleminde yaratılan hayalî ülkeler ise sözde hiçbirini temsil etmeyip hepsinin ortak özelliklerine yapılan referanslarla bir anlamda tüm havzanın temsiline, devletler üstü bir alegorisine dönüşüyor. Herhalde meta-ırkçılık olarak tanımlayabileceğimiz bu eylem asla bölgeyi parçalayan problemlere hakkaniyetiyle de yaklaşmamış oluyor, sadece yavan bir romantizm, filmlerin çoğunun bir yasak aşk hikayesini barındırmaları tam bir muamma, ve hüzün sonlarda karşımıza çıkıyor. Sonuç olarak akılda kalan Sahra altı havzanın kana susamış, politik bir yamyamlık olgusunda hapsolmuş bir temsil. Öyle ki esasında “medeniyet” Afrika’ya hiç uğramamış, sürekli sağlanması için dış yardıma muhtaç.

Bitirirken, keşfetmiş olmaktan saklayamadığım bir gururla, bir çizgi romanı paylaşmak istiyorum. Çizgi roman, bekleyeceğiniz üzere DC veyahut Marvel’ın değil, Kuzey Kore’de 2001’de çıkmış. İlk linkte gayet iyi bir arkaplan anlatısı var, o yüzden detaya girmeye gerek duymuyorum: buyrun Blizzard in the Jungle: (1)(2)(3)


***

[1] Bir önceki oyunda düşmanların adı Los Ganados’tu; o da İspanyolca sürü demekmiş – sürü zombi filmlerinden alışık olduğumuz bir kavram, tek ve kritik bir farkla: bu seride sürü “swarm intelligence” diye adlandırılan bir kolektif zekadan ziyade “hive mind” denilebilecek bir biçimde yapılanmış, zihinler birbirine bağlı ama tepeden gelen bir komutun uzantısı olarak eylemler gerçekleştiriliyor – en tepedeki komut veren ise elbette bir beyaz.

[2] Burada konudan azıcık uzaklaşıp şunu söylemeyi gerekli buluyorum, oyun endüstrisi büyüdükçe bir başka endüstriyi fazlasıyla andırıyor: sinema. Hikaye anlatımı, müzik kullanımı ve diğer bir çok öğe oyun ve sinema endüstrileri arasında ki farkı sadece izleyici katılımına indirgeyen bir boyutta (burada elbette çok satan oyunlar ve Holywood’u karşılaştırıyorum).

[3] Tam bu yazıyı tamamlarken Wikipedia‘da bu kurmaca ülkelerin listesine rastladım, içinde neler var neler.

Examined Life: Philosophy in the Streets (Güncellendi)

Bir kaç yıl öncesinin Zizek! filmini yöneten Astra Taylor’ın yeni filmi Examined Life: Philosophy in the Streets. . İsmi itibariyle çok fazla açıklamaya gerek duymayan filmde Cornel West, Avital Ronell, Peter Singer, Kwame Anthony Appiah, Martha Nussbaum, Michael Hardt, Slavoj Žižek ve Judith Butler gözüküyor imiş.

Kısacık fragmanı ise aşağıdaki adresten izlenebilir.

http://www.zeitgeistfilms.com/examinedlife/

Not: Film İstanbul Film Festivalinde gösteriliyormuş, kaçırmışım.

Ayrıca: N+1 dergisinde filmin yönetmeniyle ilgili bir röportaj da varmış, bıyrın.

Başka röportajlar: [1] [2].

Son olarak, film elime geçti, KG sağolsun, bilet kalmadığını hesaba katarak yorumlarda filmi paylaşıyorum.

Ek:  Ocak’a farkettim ki muhtemelen 2006da yapılmış en güzel film olan Old Joy‘un uzun zamandır beklediğim soundtrack’i çıkmış, daha doğrusu filmin müziklerini yapan Yo La Tengo, yaptığı diğer film müzikleriyle birleştirerek kendi plak şirketinden bir albüm çıkarmış, They Shoot, We Score adıyla. Grubun sitesinden 10 dolar (ten baks) vererek sayısal ya da CD formatlarında alabilirsiniz . Albümün ilk parçası ise şurada.

Happy-Go-Lucky (2008, Mike Leigh) ve biraz Cronenberg, Haneke ve vs.

Maalesef izlediğim ve dinlediğim bir çok şeyi ilk denediğimde beğenmeyip, reddediyorum (çoğu kitapla ilişkim genelde bir kapaktan öbür kapağa gidene kadar birden fazla gün ve mekanda sürdüğünden üzerine düşünmeye fırsatım oluyor, bu reddetmeyi de yaşamıyorum). Haziran 21’de Amsterdam’da, gittiğim her şehirde sinemaya gitme gibi bir çabam var, izlediğim Happy-Go-Lucky de maalesef bu saçma itilmeyi yaşadı; bilmiyorum belki beni o esnada konuk eden Lülü’ye kurmaya çalıştığım karanlık, İngiliz işçi sınıfı hikayelerini çok başarılı çizen Mike Leigh figürüne kendimi kaptırıp (çok merak ettiğim diğer filmler gibi hakkında bir şeyler izlememe takıntısının sonucuyla) tamamen karanlık ve koyu kıvamlı bir film beklentilerle gittiğim sinemada bu “komik” filmi fazlasıyla yadırgadım.

Fakat üzerinden zaman geçtikçe filme yavaş yavaş ısınmaya başladım (öncelikle, itiraf etmem gerekiyor ki, kafamda filmi ve filmi izlerken her aptal espriye anıra anıra gülen seyircileri ayrıştırmam sanıyorum bunun yolunu açtı). Sonra film üzerine röportajlar izleyince Sally Hawkins’e hayran oldum, o kadar ince ve detaylı bir oyunculuk ki farketmem için aylar geçmesi gerekti, ya da ben salağım. Geçen gün filmden parçaları yeniden izleyince ise son kararımı verdim Mike Leigh belki de yaşayan en iyi oyuncu yönetmeni ve film çok iyi. Öncelikle bu tükürdüğümü yalama nedeninin altında yatan neden zaten filmi sevmemin nedeni, filmin ve Sally Hawkins’in başarısı esasında. O da Mike Leigh’in oyuncuları üzerinden, samimi söylüyorum!, klişe kalıpların işaret ettiği gerçekliğin ve inan ötesinde adeta somut bir dünya yaratmasından kaynaklanıyor. Oyuncularla toplanıp karakterlerin ve karakterler arası ilişkilerin üzerinden uzun uzun geçen, karakterler üzerine filme girmeyecek bir çok hikaye yaratan bir çalışmanın sonucu bu. Okuduğum bir yazı ise kafamda bu filmin Mike Leigh’in filmografisinde nasıl bir yere oturduğunu netleştirdi, yazıda tek bir cümlede bu filmin “yin” olan Naked’ın “yang” olduğunu söylüyordu. Esasında her ne kadar alışması zor olsa da bu güzel ve önemli bir hamle.

Benzer bir tartışmayı Cronenberg üzerinden de yapmıştım, Cronenberg’in artık eskisi gibi “b-movie”lere göz kırpan, yoğun plastik efekt destekli, bilim-kurguya sızan filmlerinin yerine hikayelerinin tekinsiz kısmını gerçek hayatta arayan, ki bu arama meselesi önemli olan, filmler çekiyor – yani fantastik, gerçek-dışı korkunun yanına gerçeğin tekinsizliğini eklemliyor. Bir anlamda şaşırtıcı olmaktan çıktığı zaman sadeleşerek şaşırtıyor bu sefer. Bence bu dönüşün izlerini Crash‘ten, belki de Dead Ringers’tan, itibaren ufak ufak görmek, karanlık olan gittikçe günlük hayatın içinde olmaya başlıyor bu dönemdeki Cronenberg filmlerinde (Spider‘dan itibaren iyice belirgenleşen bu değişim genelde son iki Cronenberg filminde, The History of Violence ve The Eastern Promises, iyice görünür ve eleştirilir olmaya başladı). ExistenZ her ne kadar ilk bakışta buna ters gözükse de, filmin sonu esasında tam bir kabus: filmin sonunda meğerse her şeyin bir sanal gerçeklik oyunun parçası olduğu ortaya çıkıyor, oyun(yani film) boyunca birbirlerinin kuyusunu kazan karakterler kazananı tebrik edip, el sıkışıyorlar – esasında sahne çok tuhaf bir şeye işaret ediyor, bu hamleyle birlikte film bir anlamda bitiyor (bu sahne bir anlamda bazı filmler bittikten sonra jenerikler akarken yapım aşamalarını, yapım hatalarını gösteren parçalarla örtüşüyor), yani filmin ilüzyonu dağılmasına rağmen film devam ediyor. Seyircinin bütün film boyunca gerildiği, korktuğu durumlar, sevdiği/sevmediği karakterlerin film tarafında da reddini görmek esasında filmin en rahatsız edici hamlesi.

Gene buradan Haneke’nin seneler önce yatakhanede bir kaç kişi dürüm yemek yerine VCDsini izlemeyi tercih ettiğimiz Funny Games‘ine atlamak mümkün. Film boyunca temiz giyimli, düzgün ağızlı iki psikopatın kural tanımazlıkları film evrenine filmin sonlarında yapılan geri sarma müdahelesiyle taşınıyordu; burada da çok kilit bir çelişki var: bahsettiğim müdahele seyirciye artık hiç bir kural kalmadığı sinyalini verirken, bir yandan da aynı müdahelinin sadece film evrenine özgü olmasıyla da seyirciye gene izlenilen şeyin bir film olduğu hatırlatılıyor; yani, artık korkunun sınırı yok ama bu sonuç olarak sadece bir film. İlk başta bizi çok etkileyen bu film sonradan Haneke’nin diğer filmlerini görünce bende başka hisler uyandırdı. Artık Haneke’den neredeyse hiç hazzetmiyorum, izleyicisini aşağılayan, onu sindiren, saygı duymayan ve kendini çok beğenen bir tarafı var Haneke’nin. Bir kere bu tavır bence bir yönetmene uymuyor, bir yazar belki bunu bir nebze başarabilir ama film ne olursa olsun bir endüstri, Haneke beğenmediği o insanların fonlarıyla çekiyor o filmi. Hatta resmen bir yamyamlık olarak nitelendirilebilecek kendi filmini, yani Funny Games’i, yeniden, bu sefer Hollywood için (ilk defa) İngilizce olarak, çekmesi de bu çelişkinin bariz bir örneği.

Haneke, olduğu yerde seker, yeni bir açılım yapamaz hatta kendi kendini yeniden üreterek kurduğu her şeyi yıkarken Leigh ve Cronenberg bence doğru bir hamle yapıp değiştiler. Belki Haneke de değişmek, Hollywood’a girmek ve New York entellektüellerince Starbucks’ta tanınmak istiyordu, bilemiyorum. Ama Leigh ve Cronenberg gerçekten hakkıyla işi kotardılar. Açıkçası Cronenberg’in The History of Violence‘ını The Eastern Promises’ dan daha başarılı buluyorum, ki esasında bir çizgi roman uyarlaması olduğunu, çizgi-roman önyargısı olan insanlara önyargım var, biliyor muydunuz? Bence değindiği noktalar daha sağlam ve tutarlı. Happy-Go-Lucky ise Leigh’in gerçekten bir usta olduğunun kanıtı, bütün filmografisine yeni anlamlar ekleyen, eski filmlerinin duruşu sağlamlaştıran  bir film.

günün köpüğü II

Türkiye Birleşmiş Milletler’de Güvenlik Konseyine girmiş [1] & [2].

***

Simin’in bana ucundan azıcık çevireceğini söyleyip çevirmediği Jonathan Littell yazısı, Le Mondé‘un tarihindeki en uzun yazıymış diye okumuştum, neyse ki Die Zeit tarafından çevirilip 16 Ekim sayısının Dossier eki olarak basılmış, bir kaç saat önce baktığımda yoktu (ya da ben bulamadım), ama 10 ytl’mle ne yapabilirim diye merak eden varsa üzerine 75 kuruş ekleyip Die Zeit alsın derim, o kadar güzel olmuş bu sayısı. Paracıklarımız uçuyor diye unuttuğumuz Gürcistan üzerine inanılmaz bir yazı; zamanda geriye gidince ise bu sefer Rusya üzerine bir yazıya rastlıyoruz. Biraz karıştırırsak İsrail ve Filistin üzerine de (zehir zemberek) bir şeyler de bulmak mümkün.

“Jonathan Littell kim lan, ne alaka?” diyenler için kendisi en merak ettiğim kitabın yazarı oluyor efendim. Jonathan, ya da muhtemelen arkadaşlarının onu çağırdığı adıyla John, Sci-Fi kitapları yazan bir babaya sahip, New York doğumlu fakat çocukluğunda ailesiyle beraber Paris’e göçmüş sonra da Yale’da edebiyat okumuş bir beyefendi (kendisinin kökenleri ise Rusya’ya dayanmakta; zamanında -1880’ler- çarın ölümü nedeniyle yükselen anti-semitizm dalgasından kaçıp ABD’ye gelmiş ailesi). Kendisi de ilk bilim-kurgu kitabını yazdıktan yıllar sonra ikinci kitabını Fransızca olarak, Les Bienveillantes (kitabın ismi Yunan mitolojisindeki Erinyes’e gönderme imiş; ben kendilerini Neil Gaiman’ın Sandman’i sağolsun The Kindly Ones olarak tanıyordum – ki esasında İngilizce çevirisi de böyle çıkıyor; bahar 2009’da), yayımlıyor. Kitap kısaca, II. Dünya Savaşı sonrası hatıralar denizine dalıp çıkan, direkt olarak Yahudi soykırımında yer almış eşcinsel bir Nazi Subayının hakkında. Kitap çıktığı yıl Fransız Akademisi ve Goncourt ödüllerini kazanıp, esasında çifte vatandaşlık vermeyen Fransa’ya bile Fransızca’ya yaptığı üstün hizmetlerden dolayı bir vatandaşlık verdirtiyor (mutlu son).

Sırasıyla, Alman basınını en güzelinden irdeleyen, Sign and Sight‘tan kitabın Almanca çevirisi ve yarattığı etki üzerine iki yazı;sıfır & bir & ‘ki.

***

Christopher Doyle kontrolünden geçmiş bir Criterion Collection Chungking Express blu-ray‘i. Para ve ardından blu-ray oynatabilmesinden dolayı bir playstation 3 ve de güzelinden bir ekran istemek düşüyor bana da.

***

Gene edebiyat: Frankfurt Kitap Fuarı’na resmen çıkartma yapılmış durumda.Fuar üzerine de bir çok şey yazılıp çiziliyor. Bu yazıyı da her gün güncelliyor olacağım yeni yazılar karşıma çıktıkça, kısa veya kötü bulduğum yazıları, mesela International Herald Tribune ve Guardian‘ın kısa kısa Orhan Pamuk’un nasıl baskıcı sistem karşıtı konuştuğuna değinmelerine ben yer vermeyeceğim.

Çok güzel bir arka plan yazısı ile başlayalım:
http://www.signandsight.com/features/1776.html

Genel itibariyle Die Zeit‘ın fuar üzerine yazdıklarını bu adresten takip etmek mümkün, ama ben arşiv amacıyla teker teker de yazacağım.

Murathan Mungan ve Çador üzerine:

http://www.zeit.de/2008/43/L-Mungan

http://www.zeit.de/online/2008/42/unser-istanbul

http://www.zeit.de/2008/43/L-Pamuk

Çok sayıda NZZ yazısı, özellikle farklılık ve kültürel çeşitlilik odaklı yazılar:

http://www.nzz.ch/nachrichten/kultur/literatur_und_kunst/auf_dem_weg_zur_offenen_gesellschaft_1.1085002.html

http://www.nzz.ch/nachrichten/kultur/literatur_und_kunst/die_fremden_im_land_1.1085011.html

http://www.nzz.ch/nachrichten/kultur/literatur_und_kunst/diversitaet_als_programm_1.1085071.html

http://www.nzz.ch/nachrichten/kultur/literatur_und_kunst/diversitaet__ein_reichtum_der_angst_macht_1.1084993.html

http://www.nzz.ch/nachrichten/kultur/literatur_und_kunst/das_patriarchat_entlaesst_seine_toechter_1.1085057.html

http://www.nzz.ch/nachrichten/kultur/literatur_und_kunst/emigration_in_die_deutsche_sprache_1.1085005.html

http://www.nzz.ch/nachrichten/kultur/literatur_und_kunst/auf_dem_weg_zur_offenen_gesellschaft_1.1085002.html

http://www.nzz.ch/nachrichten/kultur/literatur_und_kunst/aus_der_tuerkei_schreiben_1.1085001.html

Perihan Mağden’den inciler:

http://afp.google.com/article/ALeqM5ibAAEsYERYJqDdirtiSaXQh3FyOg

Eurozine ise fuar şerefine Varlık’tan yazılar yayımlıyor:

http://www.eurozine.com/articles/2008-10-16-newsitem-en.html

« Older posts

© 2021 Belki

Theme by Anders NorenUp ↑